Posts tagged "jurnal"

Papatya

Little miss sunshine*

Yağmurlu, karanlık İstanbul günlerinde hayalini kurduğum tek şey vardı.
Sıcak çikolata, battaniye, film.

Küçük hayal kurduğunda mutlu olmak da kolay. Bak oldu işte.

*Deniz bu filme bayıldığı için iki haftada bir izliyoruz.

Kaka, kaka, kakaaa, kaka

Brezilya - Amerika Konfederasyon Kupası Maçı 2-2 devam eder.
Ricardo Izecson dos Santos Leite, kısaca Kaká, atak yapmaktadır.
Spiker çıldırır.
“Kaka, kakaa, kakaa, kakaaaaa”

Deniz:
“O kadar bağırcaana tuvalete gitse ya”

Kedili Post (Acıklı)

Bilen bilir, küçüklüğümde alerjik astım tedavisi gördüm. Kardeşimde de alerjik astım var, babamda da, babaannemde de. Babaannemin bu sarışın ve çekinik geni bir şekilde hepimizin hayatını en az bir yerinden zehir etmeyi başardı. Pirince alerjim olduğunu söyleyen doktor var, o derece. Hastalıklarımız kuru öksürük, ama boğulurcasına, şiddetli baş ağrısı ve burundan nefes almayı unuttuğumuz günlerce devam etti.

Çok yoğun sigara içtiğim dönemlere baktığımda astımımda sigaranın çok da bir etkisini görmedim. Günde iki sigara içiyorum şu anda ve durumda yine bir farklılık yok. Hassasiyetim başka şeylere karşı. Kardeşimin de, babamın da, babaannemin de.

Ama mesela hayvan tüyü bana dokunmaz, kardeşime de dokunmaz, babama da dokunmaz, babaanneme de. Babam zaten bütün gün ineğin, kuzunun içinde, babaannem desen köy yerinde astım yaşama gibi bir lüksü yok; ha ben biraz fanus çocuğu olduğum ve babaannemin demesine göre “sokağın mikrobunu almamış” bir çocuk olduğum için çok tereddüt ettik, kardeşim sokakta köpekleri yakalayııp eve getirebilen bir çocukluk yaşama lüksüne sahip olduğundan ona diyeceğim yok. (kıskançlık belirtileri, abov).

Velhasılı biz eve kedi alacaktık, Deniz’in alerji testlerini bekledik. 3 yaşında yapılıyor dediler tamam dedik. Bekledik sabırla. Şu anda test sonuçları önümde ama tabi ki bir şey anlamıyorum. Fakat test sonuçlarını gösterirken doktor desin diye bekledim, “sadece Türkiye’de yetişmeyen bir bitkiye karşı biraz hassasiyeti var, o da sorun teşkil etmiyor diye”. Olmadı.

O doktor, hepimiz gibi, toza, polene, mantar sporuna ve ayrıca HAYVAN TÜYÜNE hassasiyeti olduğunu söyledi.

Kedi de kedi diye yalvaran kızımı nasıl teselli edeyim derken, alerji tedavilerinin artık iğneyle değil damlayla yapıldığını duyduğuma, erken fark ettiğimizden okul çağına başladığında tedavisinin sonlanmış olacağına nasıl sevineyim, bilemedim.

Kızımın kedi hayali şimdilik sona erdi. İçerde dizi seyrediyor. Bence unuttu.

“Kedi uyutmaz seni bak”
“Uyumam ki ben”
“Ama oyuncaklarını karıştıracak”
“Ben onun kulaklarından tutarım ki”
“Tırmalarsa seni”
“Tırnaanı keseriz, bişi olmaz. Hem parkta Pastor beni iç tırmalamıyo. Kuyruğunu ellesem de tırmalamıyo”
“Pastor kim? Kim dedi Pastor diye”
“Kediii, teezeme sordum bunun adı ne diye, çok beyazmış bunun adı Pastor olsun dedi”
“O zaman biz parka gidip Pastor’a yemek verelim her gün tamam mı?”
“Pastor’u eve getirelim?”
“Ama Pastor sıkılır burda”
“Doğru ben de sıkılıyom”
“…..”
“At alalım, o daha güzel, küçük at, dedemin var ya”
“Eve at girer mi kızım, nerde yatırcaz atı?”
“At yatar mı anne ya, ayakta uyur at”
“Vaaaay, nerden biliyosun?”
“Televizyonda dedi”
“Hadi eve gidelim parmak boyası yapalım.”
“Oleey, yasasın, hadi gidelim, öne oturayım mı?”
“Aaaaaa ne dedik ama?”
“Tamam, tamam, şakacıktan dedim.”

Ona annesi olduğumu söylemeyin, kızım beni alman sanıyor

“Sen acıkınca ben de mi acıkmış saylanıyorum?” ve “Komutan mısın sen? Hapse mi atıcan beni?” gibi cümlelerden çıkarabileceğim sonuç bu.

bu çocuğu benden habersiz biri fiştekliyo ama dur bakalım.

Memorable Quotes

“…Prens mavi gözlü balığı denize bırakmış…”

- BANA KİMSE BALIK FALAN BIRAKMADI YA?

Baluuuuuuuun!

Adaptation to new life

6.30 - wake up
6.45 - meditation and some yoga pose
7.15 - shower and skin care
7.40 - drink some herbal tea (special mix) and reading newspaper
8.00 - prepare breakfast and awake the homemates
9.00 - some readin’ and writtin’ (sometimes practise a foreign lang.)
10.15 - take coffee with a cigarette
10.30 - pack-up to school with deniz
11.00 - daily shopping, some case etc.
12.00 - prepare to lunch
13.00 - some working, answer to mail, some rss
13.30 - going to draw from school, deniz.
14.00 - beauty sleep time for deniz, working and cooking time for me.
17.00 - five o’clock tea with a cigarette.
18.00 - prepare dinner.
19.30 - Tv session
21.00 - check to deniz’s homework and repetition to her.
22.00 - bed time for deniz.
22.30 - drinking, rss, mails, tv shows, films, reading, writting, free time
01.00 - bed time for me. don’t let the bed bugs bite.

Astral Pizza - Astor Piazzolla?

Sabah. Baş ağrısı, mens ağrısı, boyun terlemesi, bacak krampı. Yeni gün merhaba, gülümsemem gerekiyor değil mi sana? Keşke cici kızlar bana gelip “günaydııııııın, günün apaydın olsun şekeriiiim” diyip, portakal suyu sıksalar. Vay, hayale bak.

Planlarımı sırayla iptal edip tüm günümü beni asla yalnız bırakmayan dostlarım ağrılarıma ayırmalıyım. Akşama kadar ayaklarımı uzatıp, yaz sıcağında battaniyeyle oturmalıyım. Biri bana yemek yapmalı, sıcak çikolata getirmeli, karnımı ovmalı ve sürekli haklısın tatlım demeli. tanrım?! pms yaşıyorum. seneler sonra ilk defa.

Hava karardığında dostlarımı misafirim var diyip (aaaa merhaba buskopan) kovalamalı ve kimsenin gelip yemek yapmayacağını anlayıp, sahile inip pavurya, enginar ve levreği mideye iki tekle indirip biraz rahatlayıp, eve dönüp rutinimi yaşamalıyım. Bilin bakalım ne. Çalışmak.

Sadece şarap var, damağım ne kadar sevse de midem sevmez ve evet yukarıdaki planların hepsi gerçek oldu. Şarap olduğu yerde kalmalı ve astor piazzolla ile kendimden geçmeliyim. bu da sonraki 2 saatin planı.

fransız saçlarım ve ben. au revoir.

*Dün gece 1 den itibaren beni arayan ve telefonunu “uyuuoorum, geliiioooorum” ve henüz bilmediğim başka şeyler söyleyerek kapattığım insanlar. Manyak mısınız? bu konuşmaları hatırlamadığım gibi, saat 1 de telefon açmanın olağanüstü hal durumu çağrıştırdığını bilmiyor musunuz?! (bir kişiyi tenzih ediyorum)

Küçük şeyler sevindirir ruhumu

Ne kadar ufak şeylerle mutlu olabildiğimi görmek daha da mutlu kılabiliyorsa beni, bir nevi kart bir polyanna sıfatına bürünebiliyorsam, kimileri buna boşvermişlik, kimileri “positive side of you”, kimileri “annelikten” diyorsa, hakkaten böyle bir gerçeklik var hayatımda diyorum.

Baş ağrısıyla uyandım bu sabah. Kesif bir kokuyla bir yandan. ama mutlu uyandım.

Hava aydınlıkken kapalı alanda durma sıkıntım dışında pek bir derdim yok. Bütün perdeleri açtım ki ışık girsin, bütün camları açtım ki sokağın tozu, pazar gününden sebeplenen zabıtasız sokakların sultanları seyyar satıcıların, çingenelerin sesiyle birlikte mayıs havası dolsun içeriye.

Bahçedeki budanmış güller kel kel baksa da kafamı aşağı salladığımda biliyorum ki 20 gün içinde enfes olacaklar ve beton + fiber optik kablo aşığı ben yeniden doğa sevmeye başlayacağım bu 30 m2lik bahçeyle.

süpermarketten yıkanmış ayıklanmış ıspanak almak yerine pazardan çamurlu koca bir demet almayı tercih ediyor olmam beni cimri yapar mı?

kuzular doğacak, danalar eşe geliyor, bamya vaktini ellerini ovuşturarak bekliyor tüm köy halkı. bahar bereket ayı oralarda.

bamyanın kilosu 17 lira ilk çıktığında biliyor musunuz? bilmiyorsanız söyleyeyim kemiksiz dana etinin kilosu 13 ila 15 lira arasında seyrediyor bu sıralar.

turp otu, arapsaçı, sarmaşık, gelincik çıkıyor. köy halkı bunları yiyor. zengin yazlıkçılar da yetiştirmesi ayrı dert, toplaması ayrı dert kilosu 17 lira olan bamya yiyor. sütün kaymaksızını alıyorlar mecburen ama kaymak da onlara tereyağı olarak dönüyor bir şekilde, o yüzden umursamıyorlar. zeytinyağının az kokulu, hafif kıvamlı olanı yine yazlıkçılara, küpün dibinde kalan geçen senenin acı yağı tarhanaya katılıyor köylüye aş oluyor.

egenin köyleri zengin derler. zengindir evet. susuzluk çekmezler pek, dağdan bayırdan ot bulur yerler, dalından hurma zeytin toplar yerler. etle araları çok iyi olmadığından karınlarını kolay doyururlar. modern çağın ihtiyaçlarının ilk onların ayağına gelmesi sayesinde pek de zorlanmazlar.

ama bamyanın kilosu 17 lira.

sümüklü bamya, ögh.

Gece, deniz* ve bizim çocuklar**

Ne gündü ama, nasıl planlarla başlayıp nasıl bitti. Geçen zamana hükmetmeyi, sanırım yapayalnız olduğum, huzurevinin bahçesinde elimde tespihle yüzümü güneşe çevirdiğimde öğreneceğim.
……………..
Önceki geceden kalma mor göz altları, terden sırılsıklam olmuş saçlar ve boyun, genzimi yakan alışkın acı, sabaha kadar kafanın altında birleştirmekten uyuşmuş kollar, yere bastığında çıtırdayan ayak parmakları… Saat 09.00. Aman tanrım. 6 ayın en geç uyanılan saati!

“Bugün 23 Nisaaaan!” diye cıvıldayan bir kuş. Sabahları bir melek, geceleri bir cin. Nasıl mutlu yeni güne uyandığına, doğan güneşe sen doğma ben doğayım diyor. Günden güneşten aydınlık. Kalkıp banyoya giderken peşimden koşturuyor badi badi. Aynadaki suretimden tiksiniyorum o vakit. Yüzümü yıkamaktan vazgeçip duşa atıyorum kendimi. Hala yanımda; duşakabini kapatamıyorum. Soğuk soğuk esiyor üstüme.

“Anne bu ne?”
“Kaburga kızım.”
“Benim de var mı?”
“Koca göbeğinden görünmüyor.”
“Hıh, şok şirkinmiş.”

Biliyorum kızım, ananın kemikleri sayılıyor. Sıska seviyor, sıska seviliyor annen. Hedef 0.
Böyle böyle öğrendi bu çocuk organlarını.
“Anne bu ne?”
“Meme kızım.”
“Benimki nerde?”
“Burda kızım.”
Aynaları bilmez, sarkma bilmez, kırışık bilmez. Ne gam.
Duştan çıkıyorum. Evet daha iyi. En azından gecenin ifrazatı gitti üstümden, içimden gidemese de. Yüzüm daha aydınlık.
“Hadi saçımı tarayalım.”
“Ben tariycam.”

Yüzü gülüveriyor yine. Hep güler, ne tatlı. Hiç bana çekmemiş.
Saçımı tarayıp, kurutuyoruz. Giyinmeden mutfağa geçip kendime kahve suyu koyup, ona süt ısıtıyorum. Bakkala bir telefon: “1 ekmek, 1 Taraf, 1 Radikal, 1 winston slim”. Bir gün buların istemeden geleceği günleri beklediğimi artık hepiniz biliyorsunuz. Sepeti cama bağlayıp mutfağa dönüyorum.

-Sevmek istesem de sevemem artık.-

Süt ısınmış, su kaynamış, Kahvemi alıp buzdolabına dönmemle güüüm!… Cam çarpıyor, kahve yere. Kafamı kaldırdığımda bir bakıyorum, gülüyor bana. Bana? Pencereye kadar bir koşu koparıyoruz ve tabiki o kazanıyor.
…………………..
Soframızın tadını çıkarıyoruz. Onun önünde yumurtası, çizgili salatalıkları, pınar beyaz kutusu, komşunun getirdiği havuçlu kek ve sütü var. Benimse kahvem, kepek ekmeğim, portakalım ve çeçe peynirim. Hiç gıkını çıkarmadan yiyor tabağındakileri. Hayret ediyorum. Sütünü sona ayırıyor, Pazar sabahlarındaki gibi. Günleri bilmiyor daha ama bir anormallik olduğunun farkında.

“İşe gitmices mi?”
“Gideceğiz, ama daha var”

……………………
Hiç giyinesim gelmiyor. Akşama kadar bornozla otururum bıraksalar. Ama olmaz, iş vereceğim birine. Alabilirsem birinden para alacağım. Sonra da takılırım biraz. Giyiniyorum tabi ama o kadar özensizim ki, aynadaki suretim yine ters bakışlar atıyor. “Kapkara oldun yine, için karanlık senin” diyor. Yooo kareli botlarımı giyerim bir şeyim kalmaz. Hava da kapalı zaten, gündüz fenerliğinin alemi yok. Birisi yine çekti pembeleri
“Bunları giycem ben taam mı?”
“Tamam kızım.”
…………………….
“Şenlik var bugün Ümraniye’de. Ablama gideceğim ben de. Deniz’i de götüreyim. Akşam da geç geliriz zaten uyuturum ben burada. Sen de işlerini hallet.”
“Hadi bakalım.” Cebindeki paranın yarısını çıkar ver. Çocuk bir şey ister oralarda, almamazlık etmesin.
……………………..
Eeee? Hadi bakalım düş yola. Taksim. Starbucks. Grande Americano. İş, güç, fotoğraf, stüdyo, para, anlaştık, bu senin, eline sağlık, hoş, beş eyvallah. Birkaç telefon tekrar düş yola. Ofis, işin var, kimse yok, işin var. Çalış, bitir, gönder, birkaç telefon daha, bir rosebeef sandviçi mideye indirmenin vicdan azabıyla çık ofisten. Bak orada durakta, seni bekliyor.

O da ne? Sarınmış sarmalanmış, gözler kaymış, dudaklar kurumuş, öksürüğün biri bin para. Hassiktir diyorum, nedir benim bu çileli başım. Sarılıyorum ama ürkerek. Her zamanki soruyu patlatıyorum.

“İyi misin F.?”
“Boğazım çok kötü, hiçbir şey yiyemedim, çalıştım sabahtan beri de, toparlanamadım, hep hasta geliyorum senin yanına”

(Sakin ol, hasta adam, kapris yapma, dinle.)

“Tamam canım sorun değil, istersen eve gideyim ben sen de yat dinlen.”
“Yok, bir tatlı yiyeceğim, kendime gelmeyi planlıyorum.”
…………………….
Tatlı yenir, balık pazarından bal, limon, karabiber alınır. Dans etme planlarım suya düşer, inek içer dağa kaçar.

-Bir ateşim yanarım, külüm yok dumanım yok.-

Taksiye binilir. Sırt çantalarımız, montlarımız, atkılarımız ve berbat görüntülerimiz sebebiyle setüstü diyince taksici bizi bitli turistler sanar. Halbuki bilse bira, futbol, sigara, seks dörtgeninde yaşayan dangalak hemşehrileri olduğumuzu hemen dalacak muhabbete.

Yokuş yukarı çıkmaya üşendiğimiz için taksiyi bakkala kadar götürüp geri döndürüyoruz. Bakkalda bıraktığımız F. işini hallederken taksi birden öne atılınca panikliyorum . “Şuradan döneceğim abla korkma, kaçırmıyorum seni” diye pis pis sırıtır. Bu memlekette tayt giyeni orospu diye etiketleyen adamların varlığı beni zerre etkilemiyor artık. Ama haberdarım kendilerinden, biliyorum yerlerini. Hmmm…
……………………
(Telefonda) “Kapı açık olum.” Dııırrrrrrrt.
“Şimdi açtı hıyar.”
“Arkadaşa hıyar denmez. M.’ye hiç denmez.” (apartmanın içinde x3)
……………………
“Gel bak sana ne göstereceğim.”
44 numara parmak arası erkek terliğiyle merdiven çıkmak ne kadar zormuş. Hem de karanlıkta, insan elimden tutar. ***
Nefesim kesiliyor. O soğuk rüzgar açık bağrımdan içeri girerken, aklıma kelimeler hücum etmişken tek söyleyebildiğim “İnsan burada alkolik olur.” oluyor. O an yanımda sen olmamalıydın M.. Ne acı. Üşüyorum, hep üşüsem orada. Hep orada kalsam ve üşüsem.

Şehrin ışıkları birer birer sönerken içimde, koysam çalıntı noktamı.
-Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.-


Romantikliğin alemi yok diyip komşularla ortaklaşa mı kullandıklarını falan soruyorum. Yoksa ağlayacağım. Ve zaten yaralı olan M. hiçbir şey yapamadan bana bakacak. Ne oldu, neyin var, iyi misin diyecek, sarılacak belki teselli edecek. Hiç alakası yok. O kadar güzel ki orası M. Sadece o yüzden ağlardım oradayken.

Aşağı iniyoruz, Pepe’nin bombastik hareketini, haftanın maç özetlerini, haberleri, depeche mode’un, kate perry’nin falan klibini izliyoruz. Yavaştan müzik koyuyorum. Açlık belirtileri.

“Acıktım ben.”
“Tamam hazırlayayım.”

F. sızmış. Ateşi var. Bir şeyler yapmam gerekiyor hissiyatındayım. Eğlenmemeliyim hissiyatı da en ağır basan, zaten eğlenmek istiyorsan bugün takılma benimle dedi adam. Saçmalama dedim. Hasta kahrı çekmeni istemiyorum dedi. Demek istediği de muhtemelen buydu ama ben kadın duyargalarımı açtığım için onunla konuşurken, “hayır hayır gitmemeliyim, yanında olmalıyım” diyip durdum içimden. Neden acaba?

“Doktora gidelim mi?” (51. kez)
“Hayır dedim ya, yarın gideriz.”
“Tamam sustum.”
“Yemek hazır.”

Hobaaa. O küçük ne M.? Yapılır mı bu bana? Böyle deniz manzarasına karşı dayanabilir miyim ben? Şunu salata yaparkenki mücadelenden önce görseydim inan hiçbir şey istemezdim senden.
Ana Moura’dan Müzeyyen Abla’ya su gibi geçiyoruz. Buzlu su. Benden daha mutlu kim olabilir ki şu anda? Önümde çıtır çıtır tavuğum misler gibi salatam, anasonlu turşum, kadehim, deniz manzaram, müzeyyen ablam ve konuşacak benden dertli bir adamım var.
F. hala uyuyor.

“Hey F. Şerefe ahahaha.”
“Şerefinize sıçayım, görürsünüz siz.”
“Ahahahah.”

Bu kadar güzelliğe içmeden sarhoş olurum ben. Ama ağır git, yarın iş var diyorum.
Konuşuyoruz. Konu her zamanki gibi ilişkiler, iş, para.
“Abi ben sana boşvermiş diyordum ya, bu senden beş kat daha boşvermiş.”
“Ahahaha. Negzel. De abi uyuyor”
“Ahahaha.”

İlk dubleye su katmasının lafını sokuyorum hemen. Sek M.’cim diyorum. Anladık tamam diyor.
Ben 2. deyim. O şişeyi dipledi. Alçak. Ağır içerim ben dedim nezaketen, adamın içesi varmış ben ne yapayım. Bana da bırak mı diyeceğim.

F.’ye gidip bakıyorum. Ter içinde, üstünü değiştirip yatırmalıyım onu. Bebek gibi üstünü giydirip yorganı çenesinin altına sıkıştırıyorum. İyi geceler tatlım diyorum.
“Sana da öhhhö, öhhhö.”

İçeri geçiyorum. “Bira var mı?” diyerekten. Var diyor. Y. bırakmış. Açıyorum birayı geçiyoruz televizyonun karşısına. Uyduda e2’yi bulamadığım için Nip Tuck’ı kaçırıyorum. O şu bu klibi izliyoruz. Nuri bilge geliyor ekrana yine. Tüm manşetlerde, çarşaf çarşaf haberi çıktığı yetmiyormuş gibi televizyonda da bağırıyorlar. Cannes jürisi. Sanki jüri üyeliğine özellikle kendisini çağırmışlar gibi.
Kazanan çıkmıyor mu abi işte? Neyi tartışıyorsunuz ki.
“Sevmem ben Nuri bilge’nin filmlerini, görüntülerini seviyorum bazen” diyorum.
“Evet, al fotoğrafları slideshow yap film olsun.”
“Kiyarüstemi’yi bilir misin?”
“İranlı yönetmen, ama izlemedim filmini”
“Kiyarüstemiyi taklit ettiğini açıkça söyledi bu.”
“İyiymiş”
“Kirazın Tadı’nı izlemelisin mutlaka.”
—- spoiler —-
Bir adam intihar edecektir Bunun için büyük bir çukur kazar ve beyaz Range Rover’ıyla yolda giderken arabasına aldığı adamlardan yardım ister. Herkese oldukça fazla bir para ödeyip, kazacağı çukurun başına gelip kendisine seslenmelerini cevap vermezse üstünü toprakla örtmelerini, ses verirse çukurdan çıkarıp hastaneye götürmelerini ister. Kızanlar, dini öne sürenler olur. Son binen adam ona güç bir anında yediği ve tadı çok farklı olan kirazı anlatır. Hikayesini sormaz. İstediğini de sorgusuz kabul eder. Ve adam vazgeçer.
—- spoiler —-
O akşam, onun o içten duygusal anlatışıyla anladım ben kirazın tadını. Ve o tadı aldığım anı hatırladım.
Ben kirazın tadını aldım. Ve gece bizim oldu.
*Kabataş Sahil.
** F.& M. Ahahah.
*** Buna söyleyecek bir sözüm yok.

Dolu Dolu Beyoğlu



Baykuş’ta Gusta. Yasak Elma diye kokteylleri var. Mutlaka içilesi!



Urban’da Karidesli Spagetti. Kapamışlar stencillerin önünü. Doldurmuşlar dekorla. İçini ayrı dışını ayrı sevdiğim.



Limonlu Bahçe’de Türk Kahvesi. Limonatadan şaşarsan içersin buz gibi kahveyi tabi.



Peyote’de Beck’s. Dinlen biraz. Otur oturduğun yerde.

Becks’e bundan sonra bira diyen beni karşısında bulur. Serinletici o!



Peyote Pisileri. Perdeye yapışık büyüdü bu yavrular. Kıyamaaaaam.



Cıvıl cıvıl. Rengarenk.Ama merdivenlerini mekanlaından daha çok sevdiğim açık.



F.’ye kocaman öpücük!

twitter.com/elifcrt

view archive



Takip

Soup.io

Ask me anything

Submit


Stuff I like


View Elif Crt's check-ins on GetGlue