Hiç olmazsa bulaşığı yıkasaydım.
Yanıt vermedi, arkasını bile dönmedi, ısrarla bulaşığa devam etti. Anlamıştım, artık gitmeliydim fakat birbirimize kızgın ayrılmak da istemiyordum. Havayı nasıl değiştirebilirdim?
İskemleye iliştim, sırtını seyrettim, hızlı hareketlerini, yıkayıp duruladığı tabakları saydım. Kaç çift tabak kullanmışız bir akşamda, aklım almadı. Aramızdaki elektrikli hava, ilk gidişimden sonraki günleri, hayır haftaları, hatta ayları anımsattı. Bana düşman diyordu, gözümün içine bakmıyordu ama elini tutsam, bir tutsam, yelkenleri suya indirecekti. Biliyordum ve bunu düşündüğüm için kendimden biraz utanıyordum. Düşman mıydım gerçekten, gözümün içine bakılmayacaksa ömür boyu aradığım o saf bakışı nerede yakalayacaktım?
Birbirimize düşman olmadık. Ben düşman olamadım. O da bunun farkındaydı ve hangimiz daha çaresiziz bunun hesabını yapıyorduk içten içe. Onun sıkı sıkıya tutunabileceği nefreti vardı. Şehvetle karışık. Bense alışkanlık kozumu koyuyordum ortaya. Sadece mutsuz mu olduk? Mutlu bir anımız olmadı mı?
Biz hiç mutlu olmamış mıydık?
Hiç konuşulmayan evde her şey sessizliğin örtüsünde korunuyordu gerçeklerden. Arada konuşmaya davrandığımda da, eskilerin unutulmuş suçlamaları yüz üstüne çıkar diye korkuyordum.
Çok korkuyordum. Korkuma sığındım. Titredim ve canlı kaldım.
En azından çantamı alacak gücüm vardı ve iki kitabımı.
Çıktım.
Bitti.