Gece, deniz* ve bizim çocuklar**
Ne gündü ama, nasıl planlarla başlayıp nasıl bitti. Geçen zamana hükmetmeyi, sanırım yapayalnız olduğum, huzurevinin bahçesinde elimde tespihle yüzümü güneşe çevirdiğimde öğreneceğim.
……………..
Önceki geceden kalma mor göz altları, terden sırılsıklam olmuş saçlar ve boyun, genzimi yakan alışkın acı, sabaha kadar kafanın altında birleştirmekten uyuşmuş kollar, yere bastığında çıtırdayan ayak parmakları… Saat 09.00. Aman tanrım. 6 ayın en geç uyanılan saati!
“Bugün 23 Nisaaaan!” diye cıvıldayan bir kuş. Sabahları bir melek, geceleri bir cin. Nasıl mutlu yeni güne uyandığına, doğan güneşe sen doğma ben doğayım diyor. Günden güneşten aydınlık. Kalkıp banyoya giderken peşimden koşturuyor badi badi. Aynadaki suretimden tiksiniyorum o vakit. Yüzümü yıkamaktan vazgeçip duşa atıyorum kendimi. Hala yanımda; duşakabini kapatamıyorum. Soğuk soğuk esiyor üstüme.
“Anne bu ne?”
“Kaburga kızım.”
“Benim de var mı?”
“Koca göbeğinden görünmüyor.”
“Hıh, şok şirkinmiş.”
Biliyorum kızım, ananın kemikleri sayılıyor. Sıska seviyor, sıska seviliyor annen. Hedef 0.
Böyle böyle öğrendi bu çocuk organlarını.
“Anne bu ne?”
“Meme kızım.”
“Benimki nerde?”
“Burda kızım.”
Aynaları bilmez, sarkma bilmez, kırışık bilmez. Ne gam.
Duştan çıkıyorum. Evet daha iyi. En azından gecenin ifrazatı gitti üstümden, içimden gidemese de. Yüzüm daha aydınlık.
“Hadi saçımı tarayalım.”
“Ben tariycam.”
Yüzü gülüveriyor yine. Hep güler, ne tatlı. Hiç bana çekmemiş.
Saçımı tarayıp, kurutuyoruz. Giyinmeden mutfağa geçip kendime kahve suyu koyup, ona süt ısıtıyorum. Bakkala bir telefon: “1 ekmek, 1 Taraf, 1 Radikal, 1 winston slim”. Bir gün buların istemeden geleceği günleri beklediğimi artık hepiniz biliyorsunuz. Sepeti cama bağlayıp mutfağa dönüyorum.
-Sevmek istesem de sevemem artık.-
Süt ısınmış, su kaynamış, Kahvemi alıp buzdolabına dönmemle güüüm!… Cam çarpıyor, kahve yere. Kafamı kaldırdığımda bir bakıyorum, gülüyor bana. Bana? Pencereye kadar bir koşu koparıyoruz ve tabiki o kazanıyor.
…………………..
Soframızın tadını çıkarıyoruz. Onun önünde yumurtası, çizgili salatalıkları, pınar beyaz kutusu, komşunun getirdiği havuçlu kek ve sütü var. Benimse kahvem, kepek ekmeğim, portakalım ve çeçe peynirim. Hiç gıkını çıkarmadan yiyor tabağındakileri. Hayret ediyorum. Sütünü sona ayırıyor, Pazar sabahlarındaki gibi. Günleri bilmiyor daha ama bir anormallik olduğunun farkında.
“İşe gitmices mi?”
“Gideceğiz, ama daha var”
……………………
Hiç giyinesim gelmiyor. Akşama kadar bornozla otururum bıraksalar. Ama olmaz, iş vereceğim birine. Alabilirsem birinden para alacağım. Sonra da takılırım biraz. Giyiniyorum tabi ama o kadar özensizim ki, aynadaki suretim yine ters bakışlar atıyor. “Kapkara oldun yine, için karanlık senin” diyor. Yooo kareli botlarımı giyerim bir şeyim kalmaz. Hava da kapalı zaten, gündüz fenerliğinin alemi yok. Birisi yine çekti pembeleri
“Bunları giycem ben taam mı?”
“Tamam kızım.”
…………………….
“Şenlik var bugün Ümraniye’de. Ablama gideceğim ben de. Deniz’i de götüreyim. Akşam da geç geliriz zaten uyuturum ben burada. Sen de işlerini hallet.”
“Hadi bakalım.” Cebindeki paranın yarısını çıkar ver. Çocuk bir şey ister oralarda, almamazlık etmesin.
……………………..
Eeee? Hadi bakalım düş yola. Taksim. Starbucks. Grande Americano. İş, güç, fotoğraf, stüdyo, para, anlaştık, bu senin, eline sağlık, hoş, beş eyvallah. Birkaç telefon tekrar düş yola. Ofis, işin var, kimse yok, işin var. Çalış, bitir, gönder, birkaç telefon daha, bir rosebeef sandviçi mideye indirmenin vicdan azabıyla çık ofisten. Bak orada durakta, seni bekliyor.
O da ne? Sarınmış sarmalanmış, gözler kaymış, dudaklar kurumuş, öksürüğün biri bin para. Hassiktir diyorum, nedir benim bu çileli başım. Sarılıyorum ama ürkerek. Her zamanki soruyu patlatıyorum.
“İyi misin F.?”
“Boğazım çok kötü, hiçbir şey yiyemedim, çalıştım sabahtan beri de, toparlanamadım, hep hasta geliyorum senin yanına”
(Sakin ol, hasta adam, kapris yapma, dinle.)
“Tamam canım sorun değil, istersen eve gideyim ben sen de yat dinlen.”
“Yok, bir tatlı yiyeceğim, kendime gelmeyi planlıyorum.”
…………………….
Tatlı yenir, balık pazarından bal, limon, karabiber alınır. Dans etme planlarım suya düşer, inek içer dağa kaçar.
-Bir ateşim yanarım, külüm yok dumanım yok.-
Taksiye binilir. Sırt çantalarımız, montlarımız, atkılarımız ve berbat görüntülerimiz sebebiyle setüstü diyince taksici bizi bitli turistler sanar. Halbuki bilse bira, futbol, sigara, seks dörtgeninde yaşayan dangalak hemşehrileri olduğumuzu hemen dalacak muhabbete.
Yokuş yukarı çıkmaya üşendiğimiz için taksiyi bakkala kadar götürüp geri döndürüyoruz. Bakkalda bıraktığımız F. işini hallederken taksi birden öne atılınca panikliyorum . “Şuradan döneceğim abla korkma, kaçırmıyorum seni” diye pis pis sırıtır. Bu memlekette tayt giyeni orospu diye etiketleyen adamların varlığı beni zerre etkilemiyor artık. Ama haberdarım kendilerinden, biliyorum yerlerini. Hmmm…
……………………
(Telefonda) “Kapı açık olum.” Dııırrrrrrrt.
“Şimdi açtı hıyar.”
“Arkadaşa hıyar denmez. M.’ye hiç denmez.” (apartmanın içinde x3)
……………………
“Gel bak sana ne göstereceğim.”
44 numara parmak arası erkek terliğiyle merdiven çıkmak ne kadar zormuş. Hem de karanlıkta, insan elimden tutar. ***
Nefesim kesiliyor. O soğuk rüzgar açık bağrımdan içeri girerken, aklıma kelimeler hücum etmişken tek söyleyebildiğim “İnsan burada alkolik olur.” oluyor. O an yanımda sen olmamalıydın M.. Ne acı. Üşüyorum, hep üşüsem orada. Hep orada kalsam ve üşüsem.
Şehrin ışıkları birer birer sönerken içimde, koysam çalıntı noktamı.
-Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.-
Romantikliğin alemi yok diyip komşularla ortaklaşa mı kullandıklarını falan soruyorum. Yoksa ağlayacağım. Ve zaten yaralı olan M. hiçbir şey yapamadan bana bakacak. Ne oldu, neyin var, iyi misin diyecek, sarılacak belki teselli edecek. Hiç alakası yok. O kadar güzel ki orası M. Sadece o yüzden ağlardım oradayken.
Aşağı iniyoruz, Pepe’nin bombastik hareketini, haftanın maç özetlerini, haberleri, depeche mode’un, kate perry’nin falan klibini izliyoruz. Yavaştan müzik koyuyorum. Açlık belirtileri.
“Acıktım ben.”
“Tamam hazırlayayım.”
F. sızmış. Ateşi var. Bir şeyler yapmam gerekiyor hissiyatındayım. Eğlenmemeliyim hissiyatı da en ağır basan, zaten eğlenmek istiyorsan bugün takılma benimle dedi adam. Saçmalama dedim. Hasta kahrı çekmeni istemiyorum dedi. Demek istediği de muhtemelen buydu ama ben kadın duyargalarımı açtığım için onunla konuşurken, “hayır hayır gitmemeliyim, yanında olmalıyım” diyip durdum içimden. Neden acaba?
“Doktora gidelim mi?” (51. kez)
“Hayır dedim ya, yarın gideriz.”
“Tamam sustum.”
“Yemek hazır.”
Hobaaa. O küçük ne M.? Yapılır mı bu bana? Böyle deniz manzarasına karşı dayanabilir miyim ben? Şunu salata yaparkenki mücadelenden önce görseydim inan hiçbir şey istemezdim senden.
Ana Moura’dan Müzeyyen Abla’ya su gibi geçiyoruz. Buzlu su. Benden daha mutlu kim olabilir ki şu anda? Önümde çıtır çıtır tavuğum misler gibi salatam, anasonlu turşum, kadehim, deniz manzaram, müzeyyen ablam ve konuşacak benden dertli bir adamım var.
F. hala uyuyor.
“Hey F. Şerefe ahahaha.”
“Şerefinize sıçayım, görürsünüz siz.”
“Ahahahah.”
Bu kadar güzelliğe içmeden sarhoş olurum ben. Ama ağır git, yarın iş var diyorum.
Konuşuyoruz. Konu her zamanki gibi ilişkiler, iş, para.
“Abi ben sana boşvermiş diyordum ya, bu senden beş kat daha boşvermiş.”
“Ahahaha. Negzel. De abi uyuyor”
“Ahahaha.”
İlk dubleye su katmasının lafını sokuyorum hemen. Sek M.’cim diyorum. Anladık tamam diyor.
Ben 2. deyim. O şişeyi dipledi. Alçak. Ağır içerim ben dedim nezaketen, adamın içesi varmış ben ne yapayım. Bana da bırak mı diyeceğim.
F.’ye gidip bakıyorum. Ter içinde, üstünü değiştirip yatırmalıyım onu. Bebek gibi üstünü giydirip yorganı çenesinin altına sıkıştırıyorum. İyi geceler tatlım diyorum.
“Sana da öhhhö, öhhhö.”
İçeri geçiyorum. “Bira var mı?” diyerekten. Var diyor. Y. bırakmış. Açıyorum birayı geçiyoruz televizyonun karşısına. Uyduda e2’yi bulamadığım için Nip Tuck’ı kaçırıyorum. O şu bu klibi izliyoruz. Nuri bilge geliyor ekrana yine. Tüm manşetlerde, çarşaf çarşaf haberi çıktığı yetmiyormuş gibi televizyonda da bağırıyorlar. Cannes jürisi. Sanki jüri üyeliğine özellikle kendisini çağırmışlar gibi.
Kazanan çıkmıyor mu abi işte? Neyi tartışıyorsunuz ki.
“Sevmem ben Nuri bilge’nin filmlerini, görüntülerini seviyorum bazen” diyorum.
“Evet, al fotoğrafları slideshow yap film olsun.”
“Kiyarüstemi’yi bilir misin?”
“İranlı yönetmen, ama izlemedim filmini”
“Kiyarüstemiyi taklit ettiğini açıkça söyledi bu.”
“İyiymiş”
“Kirazın Tadı’nı izlemelisin mutlaka.”
—- spoiler —-
Bir adam intihar edecektir Bunun için büyük bir çukur kazar ve beyaz Range Rover’ıyla yolda giderken arabasına aldığı adamlardan yardım ister. Herkese oldukça fazla bir para ödeyip, kazacağı çukurun başına gelip kendisine seslenmelerini cevap vermezse üstünü toprakla örtmelerini, ses verirse çukurdan çıkarıp hastaneye götürmelerini ister. Kızanlar, dini öne sürenler olur. Son binen adam ona güç bir anında yediği ve tadı çok farklı olan kirazı anlatır. Hikayesini sormaz. İstediğini de sorgusuz kabul eder. Ve adam vazgeçer.
—- spoiler —-
O akşam, onun o içten duygusal anlatışıyla anladım ben kirazın tadını. Ve o tadı aldığım anı hatırladım.
Ben kirazın tadını aldım. Ve gece bizim oldu.
*Kabataş Sahil.
** F.& M. Ahahah.
*** Buna söyleyecek bir sözüm yok.